SOMA KONUSUNDA HEPİMİZ SUÇLUYUZ

Soma’da büyük bir felaket yaşadık. Maalesef yüzlerce insanımızı kaybettik. Geriye babasız çocuklar, eşini yitirmiş hanımlar ve çocuğunu kaybetmiş analar- babalar kaldı.

Olayın sıcaklığıyla ulusça duyguluyuz, yastayız. Herkes acıyı yüreğinde hissediyor ve paylaşmaya çalışıyor.

Ama kalıcı önlem geliştirebiliyor muyuz? Orası soru işareti.

Asıl hastalığımız ve yetersiz kaldığımız konu da burası zaten.

Dünyada 1224 yılından itibaren kömür madenleri işletiliyor.

Türkiye’de de ilk defa 1829 yılında Uzun Mehmet tarafından Zonguldak Ereğli’ de kömür bulunmuş ve işletilmeye başlanmış.

Yani kömür madenlerinin dünyada yaklaşık 800 yıl, Türkiye’de 185 yıllık bir hikayesi var.

Dünyada da binlerce kaza ve ölüm olmuş. Halen de oluyor. Ama, bir taraftan da önlemler geliştiriliyor ve ölümler azalıyor.

Bizde, problem kalıcı önlemler geliştirememek. Balık hafızalı kalmak. Anlık yaşamak.

Soma Olayında Sorumluluğumuzu Sorgulayalım

  • Maden kazaları olduğunda, basındaki yazar-çizerler hangi kalıcı önerileri gündeme getirdiler, savundular ve takipçisi oldular?
  • Dönemlerin hükümetleri 185 yıl boyunca hangi iyileştirici ve kalıcı önlemleri uygulamaya koydular?
  • En üst organ olan TBMM neden buna yönelik yeterli yasaları yapıp uygulamaya koymadı?
  • Bu işle ilgili olan maden mühendisleri hangi projeleri geliştirdi ve hükümetlere sundu?
  • Anlı-şanlı üniversitelerimiz hangi bilimsel projeleri üretti ve yetkili kurumlara sundu?
  • Madenlerdeki işçiler neden kötü koşullara itiraz etmedi ve gerekli başvuruları yapmadı?
  • Sendikalar hangi kalıcı önlemleri gündeme getirdi?
  • Yerel yönetimler ne yaptı?
  • Toplumun duyarlı vatandaşları hangi kalıcı önlemler için takipçi oldular?

Soruları çoğaltabiliriz.

Görülüyor ki, toplumsal olarak yetersiz ve suçluyuz.

Şimdi, işin heyecanı ile bazı suçlular bulunacak. Bir- iki günah keçisi ilan edilecek ve olay muhtemelen unutulmaya başlanacak.

Umarız böyle olmaz. Bu olaydan ders alınır ve dünyadaki örneklerine benzer yasal düzenlemeler yapılır. Tüm madenler gözden geçirilir ve önleyici sistemler kurulur. Sürekli denetleme ve iyileştirme mekanizmaları hayata geçirilir. Kaliteye önem verilir.

Tüm bunların olabilmesi, toplumun tüm organlarıyla bu tür konulara sahip çıkmasıyla gerçekleşebilir. Ancak, bu konuda büyük soru işaretleriyle karşı karşıyayız.

BU SORULARI SAĞLIK ALANINA UYGULAYALIM

Sağlık alanında, bunca paralar harcanmasına rağmen sistemin içinde büyük yanlışlıklar bulunuyor.

Sağlık sistemi, oportünizm- populizm rüzgarları altında boğulup gidiyor.

Üstelik de, kamu sağlık giderleri 70 milyar TL gibi devasa boyutlara ulaşmasına rağmen.

Hala, ayaktan hastalarda vaka başına ödeme gibi ilkel bir sistem sürdürülüyor. Bu nedenle, hastaların inceleme ve tetkik edilme hakları ortadan kaldırılıyor. Hastalar suistimal ediliyor. Bunca doktor, bunca yetkili olayı seyrediyor, üstüne yatıyor ve gündeme getirmiyor.

Hastanelerde döner sermaye performans primi adı altında hastanın aleyhine yürütülen berbat bir uygulama yıllardan beri uygulanıyor. Yine birçok doktor, sağlık personeli ve yönetici bu kötü uygulamayı biliyor, izliyor, gündeme getirmiyor ve bu sistemden yararlanmaya çalışıyor.

Üniversite hastaneleri çökmüş durumda. Ancak, buralarda yer alan binlerce prof. ve doçent titreli saygın bilim adamlarımız konunun özüne yönelik doğru düzgün bir proje ve önlem ortaya koyamıyorlar. Herkes toz-duman ortamında kendi pozisyonunu kurtarmaya çalışıyor.

İstanbul Tabip Odası seçimleri oluyor. Üye hekimlerin yalnızca %13’ ü oy kullanmaya geliyor. Her 8 hekimden 7’ si kendi mesleki kuruluşuna ve sorunlarına sahip çıkma bilincini ortaya koyamıyor.

En aydın görünen unsurları böyle olan bir toplumla karşı karşıyayız.

Bu derecede duyarsız ve örgütsüz bir toplumdan mucizeler beklemek oldukça zor olacak tabii ki.

Ancak enine ve boyuna her alanda yaygın olarak örgütlenmiş toplumlar kalıcı önlemler ve sistemler geliştirebilirler. Günlük- anlık yaşayan toplumların bu alanda başarılı olabilmeleri oldukça zordur.

Bir toplantıda söylenmişti. İsveç’te çeşitli dernek ve organizasyonlara üye olan insan sayısı 40 milyon diye. İsveç’in nüfusu ise 8 milyon. Yani her kişi, ortalama 5 dernek veya organizasyonun üyesi durumunda. Böyle bir toplumu yanıltabilir, kandırabilir, yenebilir misiniz? Oldukça zor.

Acaba bizde durum nasıl? 77 milyondan yarısı kadar dernek ve toplumsal organizasyon  üyesi çıkar mı? Ne zaman ki 300 milyon üyelik sayısına ulaşırız, o zaman daha ilgili, bilinçli

ve örgütlü bir toplum oluruz. Soma ve benzeri diğer felaketleri de en az zararla atlatır hale geliriz.

Bu da bir eğitim ve süreç işidir.

Ama hep birlikte. Yalnızca iktidarlarla değil, toplumun tüm organizasyonlarıyla birlikte.

                                                                                      16-05-2014

                                                                                  Dr. Paşa Göktaş

Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir