YABANCI SERMAYENİN TÜRKİYE’YE GELMESİ İÇİN ÖNERİLERİMİZ

TÜRKİYE’DE ŞİRKET YÜRÜTMENİN KOŞULLARI ÇOK AĞIRDIR
Yıllardır konuşup duruyoruz.
Yabancı sermaye yatırımlarını Türkiye’ye çekelim diye.
Ancak, yalnızca konuşuyoruz.
Başarılı olamıyoruz.
Çünkü gereken yapısal dönüşümleri yapmıyoruz. Sürekli erteliyoruz. Altyapıyı hazırlamıyoruz.
Yabancı sermaye de, istediğimiz ölçüde gelmiyor.
Mevcut altyapıyla, bundan sonra da gelmez.
Bundan emin olabilirsiniz.
Şu anda, yabancı sermayenin gelişini cezbedecek hiçbir koşul bulunmuyor.
Onlar da Türkiye’yi gözlüyorlar ve görüyorlar ki, var olan şirketler bile yaşayabilmek için binbir güçlükle savaşıyorlar.
Görüyorlar ki, Türkiye’de firma yürütebilmek oldukça zor iş.
O zaman niye gelsinler? Niye dertsiz başlarını derde soksunlar? Niye risk alsınlar?
Bu soruyu açık ve dürüstçe sormamız ve dürüstçe de tartışmamız gerekiyor.

Bu Konu İdeolojik Olarak Yaklaşılabilecek Bir Konu Değildir
Yabancı sermayenin getirilmesi konusu, ideolojik olarak yaklaşılabilecek bir konu değildir.
Bugün için dünyadaki tüm ülkeler, yabancı sermaye yatırımlarını kendi ülkelerine çekebilmek uğraşındadırlar.
Çünkü, yabancı sermaye her ülke için yatırım ve büyüme demektir. Büyüme de, zenginlik ve refah artışı demektir.
Tabii ki, yabancı sermaye yatırımları doğru biçimde üretime ve büyümeye kanalize edilebilirse.
Yunanistan’ın yaptığı gibi yeme-içmeye, bol keseden harcamaya yöneltilmezse.
Populist amaçlarla, üretici sektör yerine tüketime ve paylaşıma yönelip, boşuna borçlanma durumuna düşülmezse.
Gördüğümüz kadarıyla bu konu, Türkiye’de açık ve samimi şekilde tartışılmış bir konu durumunda değildir. Bu nedenle de toplumumuz, yabancı sermayenin avantaj ve dezavantajları, kalkınmada oynayacağı rol hakkında yeterince bilgi sahibi durumunda da değildir.
Bu nedenle de, yabancı sermayenin Türkiye’ye gelmesi için gerekli olan yapısal düzenlemelerin gerekliliği konusunda da, bilgili ve hazır değildir. Bilgili ve hazır olmayınca da, yapısal önlemlere olumlu bakması ve rıza göstermesi de kolay değildir.
Ne iktidar bu konuda yeterince bir hazırlama ve aydınlatma çalışması yapmış durumdadır, ne de muhalefet. Aslında, muhalefetin bu konuda hiçbir düşünce ve programı ortaya konulmadığı gibi, yapısal önlemlerin çoğunluğuna bilinçsiz olarak karşıt yaklaşımı gözlenmektedir.
Böyle olunca da, gelişme göstermemiz zor görünmektedir.

TÜRKİYE’DE ŞİRKET YÜRÜTMEK NEDEN ZORDUR?
Bunu anlamak için, bir şirket yürütmeniz gerekiyor.
Yoksa sorunları kavramanız gerçekten zor.
Uzaktan eleştirmek ve suçlamak çok kolay.
Üç kişiyi yönetme becerisi olmayan kişilerin, parti başkanı olduğu bu ülkede, bu deneyimsizlik nedeniyle, ucuz ve sorumsuz eleştiriler kol gezmektedir.
Türkiye’de Firmaların Ana Sorunları Nelerdir?
1. Kuruluş Formaliteleri Bir Hayli Yorucudur
Bir şirket kuruluşu için gereken bürokratik formaliteler, bir hayli yorucu ve masraflı durumdadır. Hükümet, son dönemde bunları azaltsa da, halen uzun ve yorucu olduğu belirtilmektedir.
2. Vergiler Yüksektir
Firmaların her ay ödemekle yükümlü olduğu Kurumlar Vergisi, KDV, muhtasar, SGK gibi vergiler oldukça yüksektir. Firmalar, bunları ödemeye çalışmaktan başlarını kaldıramamaktadırlar.
3. İşçilik Maliyetleri Yüksektir
Türkiye’de, işçilik maliyetleri oldukça yüksektir. Çoğu sektör için, asgari ücretin de yüksek olduğu belirtilmektedir. Bunun dışında, ücret dışında ödenen vergiler de yüksektir. Normal ücretin yaklaşık %70’i civarında da, vergiler ödenmektedir.
4. Kıdem Tazminatı Yükü, Diğer Ülkelerde Olmayan Önemli Bir Yüktür
Çoğu ülkede, işveren üzerinde, kıdem tazminatı benzeri bir yük bulunmamaktadır.
Böylesine bir ödeme ya hiç yoktur, ya da bağımsız bir fon tarafından yürütülmektedir. İşveren, bu yükle doğrudan karşı karşıya gelmemektedir.
Türkiye’de ise firmalar, oluşan bu yükü karşılamakta büyük güçlük çekmektedirler.
5. Kar Edebilen Firmalar Üzerinde Bürokrasi Baskısı Bulunmaktadır
Öyle ya da böyle, bir miktar kar edebilen firmalar üzerinde de, çoğu zaman bir bürokrasi baskısı oluşmaktadır. SGK, vergi daireleri, belediyeler yer yer usulsüz ve keyfi cezalarla, oluşan karlara ortak olmak istemektedirler. Kar etmek suç gibi işlem görmektedir.
6. Uzun Tatiller Şirketleri Zor Duruma Düşürmektedir
İktidarların ve halkın popülizm eğilimi güçlüdür.
Türkiye’de, tatil günleri sayısı zaten oldukça fazladır. Bu yetmezmiş gibi, her tatil gününün önüne ve sonuna birkaç gün eklenerek, 9 günlük uzun tatiller oluşturulmaktadır.
Bu kararlar alınırken üretimi, üretici sektörün durumunu ve firmaların koşullarını düşünen yoktur. Politikacılar, halk kuyrukçuluğunu tercih etmektedirler.
Bu dönemlerden firmalar büyük zarar görmektedirler.
7. Finansmana Erişmek Zor ve Pahalıdır
Türkiye’de, finansmana erişim oldukça zordur. Bankalar, kredi kullandırabilmek için çok zor koşulları dayatmaktadırlar. Kredi kullandırdıkları zaman da, oldukça yüksek faizlerden bedel ödetmektedirler.
2001 yılından itibaren, her yıl %20-40 karlılık gösteren ve her yıl büyüyen tek sektör finans sektörüdür. Bunun dışında, sürekli pozitif bilanço gösteren bir sektör yoktur. Bu durum da, dengesizlik ve çarpıklığı açıkça göstermektedir.
8. Kamu Kurumlarından Alacaklar, Bankalarca Teminat Olarak Kabul Edilmemektedir
İlginç bir durum da, firmaların kamu kurumlarından, devlet ve üniversite hastanelerinden olan kesinleşmiş alacaklarının bankalarca ve hatta kamu bankaları olan Ziraat, Halk ve Vakıflar Bankası tarafından teminat olarak kabul edilmemesi ve temlik edilmemesidir.
Alacaklarını teminat olarak gösteremeyen firmalar, finansman sağlamakta zor durumda ve çaresiz kalmaktadırlar.
9. Yasal Zeminde Firmalar, Kamu Kurumları Karşısında Eşit Haklara Sahip Değildirler
Kamu kurumlarına hizmet sunan firmalar, kamu kurumları ile ilişkilerinde eşit haklara sahip değildirler.
İlişkilerde, kamu kurumları lehine, firmalar aleyhine adaletsiz ve suistimallere açık bir ilişki bulunmaktadır.
Örneğin, bir devlet hastanesine ya da üniversite hastanesine, kit karşılığı cihaz kurarak hizmet sunma ihalesini 2 yıllığına kazanmış olan bir firma, mal tedarikinde bir sorun yaşasa ve kitlerden birisini geciktirse, hastane yönetimi tarafından ihale yasaklısı haline getirilerek bir yıl boyunca tüm kamu kurumu ihalelerinden men edilebilmektedir.
Hastane yönetimlerinin ve uzmanlarının firmaları kolayca ihale yasaklısı haline getirebileceği çok sayıda durum bulunmaktadır.
Buna karşılık, hastane yönetimleri, ihale sözleşmesinde belirtilen ödeme süresi içinde, verilen malzeme ve hizmetin bedelini ödemediği takdirde, firmaların yapabileceği hiçbir şey yoktur.
Geç ödemenin karşılığı olarak, gecikme faizi uygulanamamaktadır.
Örneğin, sözleşmede 180 gün ödeme süresi var iken, bu süre aşılıp 2-3-4 yıl süreler geçtiği halde ödeme yapmayan hastanelere, firma alacakları için haciz de konulamamaktadır.
Çünkü, “kamu malı haciz edilemez” maddesinin arkasına sığınılmaktadır.
Firmalar boynunu bükerek, çaresiz beklemektedirler. Çoğu firma bu süreçte iflas etmiş durumdadır.
Firmalar, hiç ödeme yapılmasa bile, ihale süresinin sonuna kadar hizmeti sürdürmek durumunda kalmaktadırlar. Hizmeti durdurma gibi hakları yoktur. Eğer durdururlarsa, 1 yıl boyunca tüm kamu kurumu ihalelerinden yasaklı duruma düşmektedirler.
Bu adaletsiz ve tek yanlı ilişki var olduğu sürece, hangi yabancı firma gelir de Türkiye’ye yatırım yapar?
Tabii ki gelmeyecektir.

SONUÇ: FİRMALAR BÜYÜYEMEMEKTE VE SERMAYE BİRİKİMİ SAĞLAYAMAMAKTADIRLAR
• Vergi daireleri firmaların ürettiği işin ortağıdır
• SGK, firmaların ortağıdır
• İşçiler firmaların ortağıdır
• Belediyeler firmaların ortağıdır
• Bürokrasi firmaların ortağıdır
• Bankalar ve finans kuruluşları, kredi ve faizler nedeniyle firmaların ortağıdır.
• Sağlık Bakanlığı, Çevre Bakanlığı gibi kuruluşların getirdiği ölçüsüz kurallar, onları da ortak durum una getirmektedir.
Bu kadar ortağa para yetiştirmeye çalışan firmalar, kar edememekte ve sermaye birikimi sağlayamamaktadırlar. Giderek borçlanmakta, ve negatif zarar bilançoları ile çıkmaza sürüklenmektedirler.
Zor koşullarda varlıklarını sürdürmeye çalışırken, birkaç çalışanın kıdem tazminatı için açtığı dava, çoğu firmanın sonu olmaktadır. Yıllar içinde, bugünkü abartılı hesaplamalarla, devasa boyutlara ulaşan kıdem tazminatları, iş mahkemelerinin de hiç inceleme yapmadan aldığı, ve %98 oranda işçiden yana kararlar nedeniyle, firmaların ödeme gücünün çok üstünde oluşmaktadır. Firmaların çıkmaza girmesi ve iflası için, bir grup çalışanın kıdem tazminatı için başvurması yetmektedir. Bunları karşılayamayan firmalar da, iflas durumuna gelmektedirler. Geriye kalan çalışanlar da, tek kuruş alamadan ortada kalmaktadırlar.
Bu yanlış sistem hem firmaları batırmakta, hem de çalışanları ortada bırakmaktadır.
Türkiye’de yapılan araştırmalar, firmaların %80’den fazlasının batışının, bu kıdem tazminatı davaları sürecinde gerçekleştiğini göstermektedir.
Ayrıca, yine yapılan araştırmalar göstermektedir ki, şu anda faaliyet gösteren Türkiye’deki tüm firmalara “Kıdem tazminatınızı şu anda ödeyin” denilse, hemen hemen tüm firmalar iflas etmektedir.
Çünkü, firmalarda bunları karşılayabilecek bir sermaye birikimi mevcut değildir.
Konu, bu derecede önemlidir.
Bu konuya, mutlaka çözüm bulunması gerekmektedir.

KENDİ SERMAYE BİRİKİMİMİZİ YARATMAK VE FİRMALARIMIZI BÜYÜTMEK İÇİN NELER YAPMALIYIZ?
1. Öncelikle, Yerli Sermaye Birikiminin Gerekli Olduğuna İnanmalıyız
Son olarak Thrump’ın başlattığı ekonomik saldırı da gösterdi ki, yabancı sermaye her zaman için yararlı bir unsur değildir.
Hatta, ülkede karışıklık yaratmak için, ülkeleri çökertmek ve bağımlı duruma getirmek için de kullanılan, iyi bir araç haline gelebilmektedir.
O halde yapmamız gereken, kendi sermaye birikimimizi de yaratabilmektedir.
Bu durum da, yerli firmalarımızın karlılığını artıracak ve onların büyümesini hızlandıracak altyapının oluşturulmasıyla sağlanabilecektir.
Bu duruma, ülkemizin tüm katmanları olarak, konsensüs halinde inanmamız gerekmektedir. İşçisinden işverenine, sağcısından solcusuna, partilisinden partisizine kadar.
2. Açık ve Dürüst Olarak Konuşabilmeliyiz
Bir kere, ikiyüzlülük ve takiyyeciliği tamamiyle terketmek durumundayız.
Populizmden uzak, gerçekleri konuşabilmeliyiz.
Yukarıda tabloyu açıkladık.
İktidar, bu konuyu mutlaka çözüme kavuşturmak durumundadır. Çünkü, Türkiye’nin geleceği ve hızlı kalkınması, aynı zamanda da bağımsızlığı, kendi ulusal sermayemizin güçlenmesiyle mümkündür.
Muhalefet, bu duruma karşı çıkmamalıdır. Aksine, iktidar ile birlikte hareket etmelidir.
Sendikalar, “Kıdem tazminatı kırmızı çizgimiz” gibi içi boş ve diğer ülkelerde örneği olmayan sloganları terketmeli, ülkenin geleceğini düşünmedirler.
“Mezarda emeklilik” gibi yine doğru olmayan sloganları terketmelidirler. Çünkü, bu durum da gerçek değildir ve Türkiye’deki yaşam süresi ile, artık Avrupa’da çoğu ülkenin yaşam süresi birbirine yakın, hemen hemen aynıdır.
Emeklilik yaşı, onlarda ne ise, bizde de aynısı olmak durumundadır.
Üstelik biz, üretimi tüketimden az olan, bütçe ve cari açığı olan bir ülkeyiz.
Yazar-çizer takımı, doğru politikaları savunacak cesareti göstermeli, tribüne oynama alışkanlığını bırakmalıdırlar.
Sonuç olarak; sağcısı, solcusu, iktidarı, muhalefeti, sendikaları ile birlikte; dürüstçe, ikiyüzlülükten ve takiyyeden uzak biçimde konuşabilmeli ve doğruları bulabilmeliyiz.
Bu noktaya geldiğimizde, ayağa kalkmamız mümkün olacaktır.
3. Kar Etmek Suç Gibi Algılanmamalıdır
Firmalarımızın kar etmesini ve büyümelerini sağlamak durumundayız.
Yabancı firmalara ve ülkelere bağımlı kalmamak için.
Bu nedenle de, kar edebilen firmaları takdir etmeliyiz. Suçlu gibi görmemeliyiz.
4. Şirketlerin Kuruluş ve İşleyişindeki Bürokratik Engelleri Kolaylaştırmalıyız
Bu süreçleri harçlar ve giderleri azaltmalıyız.
5. Şirketler Üzerindeki Vergi Yükünü Azaltmalıyız
Bu konuda bir dizi rahatlamalar sağlamak durumundayız.
6. İşçilik Maliyetlerini Azaltmalıyız
SGK vergi yüklerini kesinlikle azaltmak ve sınırlamak durumundayız.
7. Çalışma Yaşını 65 Yaşın Üzerine Çıkarmalıyız
Avrupa ülkelerinde, çalışma yaşını 68’e çıkaranlar var. Bizde de, yaşam süresi 77-78’e doğru yükselmiş durumdadır. Avrupa ne yapıyorsa, onlara paralel düzenlemeler yapmalıyız.
8. Uzun Tatillere Prim Vermemeliyiz
Populizmden vazgeçmeliyiz. Çalışmayı özendirmeliyiz. Tüketimi körükleyen ve tembelliği özendiren uzun tatillere, 3-4 günü 9 güne çıkarma alışkanlığı gibi popülist düzenlemelere son vermeliyiz.
9. Kıdem Tazminatı Sorununu Çözmek Durumundayız
Firmaları, çalışanlar ile karşı karşıya getiren kıdem tazminatı konusunu çözmek durumundayız.
Kıdem tazminatı konusu, bilindiği üzere 1963 yılında Merhum Bülent Ecevit’in Çalışma Bakanlığı döneminde, daha sonra tekrardan düzenlenmek kaydıyla ve aceleye getirilerek, çalışma hayatımıza girmiş durumdadır.
Ancak, bu tekrardan düzenleme bir türlü gerçekleşememiştir.
Olay, “Bir deli kuyuya bir taş atar, kırk akıllı çıkaramaz” gibi bir duruma dönüşmüştür.
O gün için, ekonomi bilgisinden uzak insanların acemice koydukları bir kural, 55 yıldır iş hayatımızın ve firmalarımızın geleceğini belirlemektedir.
Bu kural, Türkiye’nin gelişmesini de engellemiştir.
Firmalar gelişememekte ve büyüyememektedir. Ömürleri kısa sürmektedir. Batan firmaların %80’den fazlası, bu anlamsız kavgalar sonunda batmaktadır.
Firmalar büyüyemeyince ve uluslararası ölçekte yarışamayınca, Türkiye de büyüyememektedir.
Buna en iyi örnek, Kore’dir.
1963’lerde Güney Kore’nin durumu, Türkiye’den daha geridedir. Nüfusu da bizim neredeyse yarımız kadardır.
Bugün ise Kore ekonomisi, dünyanın 11. büyük ekonomisidir.
Kore’nin Samsung, LG, Hyundai, KIA, SsangYong, Lotte, Hankook, Kumho Tyres gibi dev markaları vardır.
Türkiye’nin ise, bunlarla kıyaslanabilecek tek bir firması ve markası bile mevcut değildir.
İnanın, bunun birinci nedeni, işçilik koşullarının ağırlığı ve kıdem tazminatı yükünün firmaların üzerinde olmasıdır.
Tekrar söyleyelim; kıdem tazminatı yükü firmaların üzerinden alınmadan, ne Türk firmaları büyüyebilir ve markalaşabilirler, ne de uzun süre yaşayabilirler. Ne de Türkiye yeterince büyüyebilir. Ne de, yabancı sermaye Türkiye’ye gelir.
Yabancı sermayenin, bu işçilik maliyetleriyle Türkiye’ye gelmesi için, deli olması gerekmektedir.
Zaten de gelmemektedirler.

10. Finansmana Erişim Kolay ve Ucuz Olmalıdır
Firmaların en önemli sorunlarından birisi, Türkiye’de finansmana erişimin zor ve pahalı olmasıdır.
Firmalar, kolayca kredi kullanamamaktadırlar.
Kullansalar da, kredi maliyetleri çok yüksektir.
Bu maliyetlerle, firmalar büyüyemez ve yatırım yapamazlar.
11. Kamu Alacakları Temlik Edilebilmelidir
Kamu kurumları ciddi kimliğe kavuşmalıdır.
Kamu kurumları arasında, koordinasyon kurul malıdır.
Kamu kurumlarından, devlet hastanelerinden ve üniversite hastanelerinden olan alacaklar, en azından kamu bankaları olan Ziraat, Vakıflar ve Halk Bankaları tarafından teminat olarak kabul edilmeli ve kayıtsız şartsız temlik edilmelidir.
Bu kurumların da, ödeme disiplini sağlanmalıdır.
12. Kamu Kurumları Karşısında, Özel Firmaların Yasal Düzeyde de Haklarını Garanti Altına Almak Durumundayız
Kamu kurumları ile ticari ilişkide bulunan, kamu kurumlarına mal ve hizmet sunumu yapan firmaların haklarını, yasal olarak da güvence altına almak durumundayız.
Kamu kurumları lehine olan tek yönlü ilişkiyi, karşılıklı haklar temelinde eşit ilişki haline getirerek, bunu yasal olarak da düzeltmek durumundayız.
Bu amaçla, devlet ve üniversite hastanelerinde de:
• Ödeme süreleri 90 günü aşmamalıdır
• Geciken süreler için, yasal gecikme faizi uygulanmalıdır
• Ödeme süresi 6 ayı aştığı takdirde, firmaların döner sermaye gelirlerinden haciz ile tahsilat yapabilme hakkı bulunmalıdır.
• Ayrıca, 12 ayı geçen ödememe durumlarında, firmaların hizmeti durdurma hakkı bulunmalıdır.
Firmalara bu yasal güvenceler verilmediği takdirde, yabancı sermayenin Türkiye’ye güven duyması ve gelerek yatırım yapması bir hayalden öteye geçemez.
Ayrıca, yukarıda belirtilen hususlar, zaten en basit ticari ahlak kuralları yönünden de gerekli hususlardır ve bu düzenlemelerin yapılması gereklidir. Hukuken de, şu andaki işleyiş çarpık ve adaletsiz bir işleyiştir. Mutlaka düzeltilmelidir.

13. SONUÇ
Türkiye’nin, ayağa kalkmak için, yukarıda belirtilen önlemleri yerine getirmesi zorunlu görünmektedir.
Artık popülizme son vermek durumundayız.
Gerçeklerle yüzleşmek zorundayız.
Dürüstçe ve içtenlikle, belirtilen önlemleri almalıyız.
Bu yolda hem iktidara, hem muhalefete, hem sivil toplum örgütlerine, hem de sağcısı- solcusu hepimize büyük görevler düşmektedir.

01/09/2018
Prof. Dr. Paşa Göktaş
Mail: pasagoktas@gmail.com

Bu yazı Genel kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir